bu anı/öykü de benden cumartesi gününü çalışarak geçiren herkese gelsin...
cumartesi günü çalışmak / 13 Mart 2009oldukça ince parmakları adeta telefonun üzerinde dans ediyordu. daha önce o kız kadar hızlı mesaj yazabilen birini görmemiştim. bedava mesaj tarifelerinin yarattığı bir yetenek olmalıydı. tık sesleri bir anda son buldu ve dört gözle beklenen iletim raporu geldi.
“iletildi. aşk meleğim.”
nasıl bir kız sevgilisini “aşk meleği” olarak tanımlar? veya tam tersi. “aşk meleği” olarak tanımlanmak belki de erkeğin suçu? veyahut, “aşk meleği” unisex bir kavram ve benim haberim yok. durun durun, bir alternatif daha var: belki de ben bir odunum.
sabah geç uyanmayı adet haline getirmişti son zamanlarda. oysa bu; karısının dırdırlarına maruz kalmasının en büyük sebeplerinden biriydi. karısı çoktan uyanmıştı. anlaşılan kahvaltıda yenecek güzel bir zılgıt vardı. hiç bulaşmadan kapıdan sızmak mümkün müydü? ah o ne cingözdü. kesin farkederdi mutfağın önünden rakun gibi geçişini. ama yine de denemeye değerdi. dükkanda kavruk bir tost yemek, karı dırdırından daha lezzetliydi…
kapıyı açtığında kapınn üzerindeki çın çınları hesaplayamamak sabah mahmurluğunun bir sonucu olmalıydı. bu çın çınlardan hep nefret ederdi ama çıkarttırmıyordu ki cazgır. hiç düşünmezdi şu herifi dükkana bir gün de gönlünü hoş ederek uğurlayayım diye. bağırmaya başlamıştı bile. karnı gurulduyordu…
dükkana geç gelmenin kötü bir şey olduğunu o gün gerçekten anlamıştı. çünkü öğlene kadar dükkanın kapısının önünde bir belediye uyarı levhası durmuştu. ”verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür dileriz.” hangi …………..nun/nin işiydi bu?
gecenin dördü… soğuk; evinden dışarıda olan nadir kişilerin yüzünde, sık aralıklarla kağıt kesikleri bırakıyordu. gecenin bu vaktinde, her apartmanda beş altı tane lambası yanan oda görünür bu şehirde. uyumayan güruhun bazı üyeleri kimi zaman soğuğa aldırmadan sokaklarda bulur kendini. o gece Eskişehir sokaklarının birinde, iki kişi ellerinde kocaman bir levhayla dolaşmaktaydı. polise yakalanmak gibi bir endişeye sahip olmaları onları ayazdan bir nebze koruyordu. ve hatta polisle karşıkarşıya geldiklerinde terlemişlerdi bile. polisi görür görmez bulundukları yerdeki dükkanın önünde, elleri yavaşça tabelayı terk etmiş ve hızla yan sokağa kaçmışlardı. sabaha karşı kendilerini eve atmalarıyla apartmanda yanan oda ışıklarına birkaç oda ışığı daha eklenmişti.
Her şey; gecenin dördünde fırından taze poğaça almaya giderken, Taner’in sokaktaki belediye levhasını görmesi ve ev arkadaşımız Onur’un odasının önüne levhayı koyma fikrini geliştirmesiyle başlamıştı. Sevmiştim bu fikri.
çocukken arkadaşlarım bana dört göz derdi. o yüzden hep beklerdim. okulda öğretmenimin en çok söylediği laf; kelime hazineni geliştirdi. oysa keli yoktu, anlamazdım. ama çocukluğumda hukuk okumadan Türkçe’ye hakim oldum ben. masal okudum bol bol; belki de ondandır.
ben; eti senin kemiği benim dediklerinde, bisküviyi alacağıma sevinen bir çocuktum. kimine sorsan, çocukluğum için çok yaramazdı der. katılmıyorum; sadece, yaramazdı. bu yüzden yediklerimi çok hatırlamıyorum açıkçası; azar azar…
devam edecek…
bugün son fotoğraflarımı flickr‘a yüklemekle kalmayıp friendfeed‘de gördüğüm youtube videosundan aldığım feyzle twitter‘ a ne halt ettiğimi yazdım ve haleti ruhiyemin facebook sayfama da otomatik olarak yansıdığını görünce mutlu oldum. linkedin‘e daha yeni eklediğim eski bir arkadaşım msn‘den durumumun vahim olduğunu söyledi…
bazen yazdıklarımı yazarken yazmak isteyip de yazamadıklarımın yazgısını çekiyorum. ne kadar yazık…
hayatın tavan arasında tozlu bir köşede duran. bazen lazım olur diye saklanan. bazen unutulan, ama hatırlanan. bazense lazım olan, arkasından söylenen. bazen, arkandan söylenen…
mutfağın arkasında her şey çelikti. “soğuk…” açık büfeden aşırdığım salam, hellim peyniri ve domatesi alelacele yuvarlak ekmeğin içine tıkıştırırken bir yandan da resepsiyona gelen giden var mı diye bakıyordum. şimdilik yok. o zaman bir tane de ballı ekmek.
hellim peynirinin neden kızartıldığını, hellimi kızartmadan yiyince anladım. “kayış…” günlerden sıcak bir cumartesiydi ve havuzdan çocuk sesleri geliyordu. resepsiyon sakinleri şu sırayla gelirdi: Kazım Abi, sonrasında Şafak Abla ve en sonunda da müdür. 3 ay tam zamanlı çalışmanın karşılığı olarak beni stajyer maaşıyla Türkiye’ye geri göndermeden önce de adı müdürdü, sonra da. belki sonra başka bir ad da eklemişimdir. “yavşak…”
resepsiyonda Yasemin vardı. aslında bugün gelmemesi gerekiyordu. sanırım patronun sevişesi gelmişti.
naber Ömer?
iyidir Yasemin. noldu mesai günlerin mi değişti?
yok. bir uğrayım dedim. patronla da görüşücem.
anladım.
“sürtük…”
anahtarı kaybettiği için gece gelen müşteriyi balkondan sokan tek resepsiyonistti. açıkçası patronun onu 5 yıldızlı bir otelde barındırdırması için işini bayağı iyi yapıyor olması lazımdı. “dünyanın en eski işini…”
bir daha hellimi kızartmadan yememeye yemin ederken, kafamı Devamını oku…